25 Nisan 2008 Cuma ++

''İnsan olmak ve hayatı hayvanlardan daha az anlamak... Ne hazin şey...''

Onu çocukluğumda okuduğum Arkadaş romanı ile tanıdım. Anlatımı sade ama etkili, kahramanları ise çevremde yüzünü gördüğüm insanlardandı. Sait Faik ile benzer nitelikler taşıyan konu anlatımı, genelde Otobiyografi ve Portre anlatımları ile doyurucu olduğu kadar o tarzı ve kahramanlarını betimleme özellikleri de okuru sıkmamaktadır.

11 yaşımın yarı itilmiş, etiketli ve soyut zamanlarında bir Mihail'di bana verdiği. Mihail kirliydi, bir fırıncının yanında çalışan, az konuşan, insanlarla arasına sınır koyan, duvarları olan biridir ve Adrian Mihail'i kirli olmasına rağmen, farklı ve itilmiş olmasına rağmen sever, çünkü onunla aynı dünyadandır, farklıdır ve onun gibi biri daha yoktur yaşamda ve dünyada tutunacak tek dost birbirleridir. Kirli olduğu için kimseye sarılamayan Mihail'e sımsıkı sarılır Adrian ve anlar ki insanların kiri bedeninde ve ya kimliğinde değildir ve kir sarılmakla bulaşmaz... Dost olurlar...

Mihail korkuları olan bir insandır, bağlanmaktan korkar Mihail ve bir yere ait olma, tek bir insana ait olma korkusu onu rahat bırakmaz, çekip gider Mihail ardında Adrian'ı bırakarak ve o günden sonra Adrian'da duramaz yerinde... Onu aramaya başlar...

Istrati; 10 Ağustos 1884'te, bir Rum kaçakçı Gerasim Valsamis ile çamaşırcı Romen Yoitza İstrati'nin evlilik dışı oğlu olarak doğdu. Babası, Panait doğduktan bir yıl sonra öldürüldü. Annesiyle birlikte yoksulluk içinde yaşayan İstrati, birçok işte, kırk yaşında yazar olmaya karar verinceye kadar çalıştı. 1900'lü yılların başında sosyalist hareketle tanıştı ve sosyalist gazetelere yazmaya başladı. Öte yandan yolculuklara çıkmayı hiç ihmal etmiyor. Artık bir ayağı Romanya'da diğeri dünyanın çeşitli ülkelerindedir. Fransızca'yı, bütün bu koşturmaca içinde, kendi olanaklarıyla öğrendi. Yoksulluk ise onun peşini bir an olsun bırakmadı. Bir parkta, güpegündüz boğazını usturayla keserek intihar girişiminde bulunduğunda tarih 3 Ocak 1921'dir. Romain Rolland'a yazdığı mektup, o hastanede tedavi görürken ulaştırılması ise hayatını bütünüyle değiştirir. Rolland, İstrati'yi yaşadıklarını, tanıklıklarını yazmaya zorlar. Ona bir çeşit öğretmenlik yapar. İstrati'nin Fransızca yazdığı öyküleri hemen hiç müdahalede bulunmadan sadece tashih eder, yayımlanmalarına yardımcı olur.

1935' de, henüz kırklı yaşlarında Bükreş'de öldü.

Eserleri Hayat yollarında, Uşak, Sünger Avcısı, Arkadaş, Akdeniz, Baragan'ın Dikenleri, Angel Dayı, Minka Abla, Kodin, Sokak Kızı, Kira Kiralina, Pelmutter Ailesi.

Yazar; kendi ülkesinden daha çok Türkiye'deki okurları tarafından sevilmiş, yer ve kişi isimleri bir kenara itilirse bu ülkenin Varoş kesimini ve Kırsal kesim insanını anlatmaktadır. Masalsı bir anlatım ve Doğu insanıdır onda çekip alan okurunu.

07:26

16 Nisan 2008 Çarşamba ++

‘’Bu kitapta önemli olan
Oblomov değil Oblomovluktur.
- Dobrolyubov-


Rus Edebiyatının hiçbir kahramanı, ne Raskolnikov, ne Mişkin, ne de prens Andrey, eski Rus insanını, hatta bütün Doğuluları Oblomov kadar açıklıkla, en özlü yanıyla temsil etmez. Doğu, belki de ilk defa olarak Gonçarov’un bu büyük eserinde kendi kendini tanımaya, Batı’dan farkını anlamaya başlamıştır.

Oblomov klasik kahramanlar gibi genel bir tip, Don Quichotte gibi,Tartuffe gibi insanlığın bir halini göstermekle birlikte, zamanına, çevresine sıkı sıkıya bağlı bir insandır.

Oblomov, yıkılmakta olan bir toplum düzeninin, Rus derebeyi sınıfının çocuğudur.Çiftliği vardır, köleleri vardır; ama kendisi bütün köklerinden kopmuş, derebeyleri gibi, onları bir kahyaya bırakıp büyük şehre, devlet kapısına sığınmıştır.

Oblomovka, yaşayışı, gelenekleri, inançları, aile kuruluşu, çalışma düzeniyle eski Rusya’dır.Oblomov’ un rüyasında gördüğü bu çiftliği anlatırken, Gonçarov,eski Rusya’ nın yeni bir görüşle, destanını yazmıştır.Ama 1850’de Oblomovka o kadar sönmüş, o kadar cılızlaşmıştır ki ,Oblomov bile orada barınamamış,Rus şehirlerinde yeni başlayan, fakat Onlomovka’ da yetişen bir adamın kavrayamayacağı, benimseyemeyeceği bir hayata doğru sürüklenmiştir.İşte, bu iki dünya arasında açıkta kalan bir insan, Rusya’ da o tarihte yaşayan sayısız insanların temsilcisidir.Oblomovka’ da köylülerin hazırlayacağı ekmeği yemek için büyütülmüş Oblomov, ekmeğini kendi kazanan insanlar arasında ne yapacağını şaşırır;böyle bir hayat için ta küçükken hazırlanmamış olan iradesi yavaş yavaş söner, hayatla arası her gün biraz daha açılarak sonunda toplumdışı bir insan, kendini taşıyamayan bir yük olur.

Toplumsal bir kaderin Oblomov’ u içine düşürdüğü bu kaçınılmaz uyuşmayı rastgele bir tembellikle karıştırmamak gerekir.Tembel, işten kaçan ve işsizlikte mutluluğu bulan adamdır.Oblomov’ sa hiçbir zaman işsizlikten de zevk alamayan bir adamdır.Zaman zaman kendi durumunu açıkça gören Oblomov, üstüne çöken, hayatını bir bataklığa çeviren bu durgunluğa, acı acı isyan bile eder: ‘’ Yarım kalmış bir adam olduğunu, ruh güçlerinin gelişmekten kaldığını, hayatına bir ağarlığın çöktüğünü düşündükçe içi parçalanıyordu. Başkalarının zengin ve hareketli hayatını kıskanıyor; kendi hayatının yolunu ağır bir kaya parçasıyla tıkanmış, daracık, zavallı bir patika gibi görüyordu.İçinde hiç uyanmadan kalmış, biraz kurcalanmış, fakat hiç biri sonuna kadar işlenmemiş bir çok imkanlar olduğunu acı acı seziyordu…’’

Çok eskiden atalarının kazandığı mülke ve isme hiçbir şey eklemeden rahatça yaşamak imkanını bulan derebeyleri için mutluluk çalışmakta değil, işsizlikte; değer, çalışanda değil, çalışmayanda idi.Toplumun yeni gelişmesinde hiçbir rolü kalmayan derebeyleri, çocuklarının yeni hayata , Rusya’ ya yeni giren endüstrinin yarattığı çalışma yollarına, sokamıyorlardır.Avrupa’ dan gelen bilgilerin, yeni hayatta gittikçe artan gereğini duyuyor, hatta çocuklarını Alman öğretmenlere göndermeye razı oluyorlardı.Ama gene de bunun için eski rahatlıklarından bir şey feda edemiyorlardı.

Oblomov işte bu değişen hayat koşullarının ve bu kararsız aile eğitiminin kurbanıdır; annesinin rüyalarına büyük bir devlet adamı olarak giren Oblomov küçük bir memur bile olamamıştır.

Oblomovka ve eski Rusya’ nın yıkıntıları üzerine kurulmaya başlayan yeni hayatın mümessili Ştoltz, derebeyi, hatta Rus bile değildir.Yeni hayata çocukluğundan bu yana hazırlanmış olduğu için , doğmaya başlayan yeni bir hayat görüşünün, Rusya’ yı Avrupalaşma yoluna götürecek insanların temsilcisi olduğu içindir ki ,Oblomov ölüme benzeyen uyuşukluğa gömüldükçe, Ştoltz ‘ un yıldızı her gün biraz daha fazla parlıyor.

Oblomov’ un ruhu Ştoltz’ unkinden daha zengin, daha derindir,.Gonçarov bunu bilmiyor değil; fakat Gonçarov şimdilik bu derinlikten, bu ruh soyluluğundan vazgeçmeye hazırdır.Rusya’nın Ştoltz gibi biraz bayağı, ama güçlü, çalışkan insanlara ihtiyacı var.


Büyük Petro’dan beri Rusya’ da devam eden büyük Rusya-Avrupa kavgasında, Gonçarov hiç gözünü kırpmadan Avrupa’ nın tarafını tutuyor.Diğer büyük Rus romancıları o kadar ileriye gidemiyorlar.Gogol, Dostoyevski, Tolstoy Avrupa’ dan çekiniyorlar, Rusya’ nın manevi büyüklüğünü kuran değerleri korumaya çalışıyorlar.Zenginleşen, büyük bir işadamı olan Ştoltz, Dostoyevski’nin, hele Tolstoy’ un nefret ettiği insanlardan biridir.

Gonçarov, Ştoltz-Oblomov karşıtlığında eski ve yeni Rusya’ yı Doğuyla Batıyı karşı karşıya koymuştur.Kardeş gibi sevişen bu iki çocukluk arkadaşı hiçbir zaman birbirini anlamayacak, Ştoltz Oblomov’ a, Oblomov Ştoltz’ a her zaman şaşarak bakacaktır.

İşte bütün durgunluğuna rağmen Oblomov’ un romanını bir dram haline getiren bu iki ayrı insan, iki ayrı dünya karşılaşmasıdır.Gonçarov kendinin ve ülkesinin yaşadığı bu dramı anlatırken bir iç dökme acılığına, bir kötüleme ya da öğüt verme tatsızlığına düşebilirdi; fakat gözlemci olduğu kadar da sanatçı olduğu için, romanın en acı yerlerinde bile sakin, hatta babacan bir hikayeci gülümsemesini yitirmiyor.Ancak Cervantes, Rabelais,Gogol gibi büyük romancılar da görülen bu dram karşısında gülümseme, bu humor olmasaydı, Oblomov bütün önemine rağmen okunamayacak kadar sıkıcı bir kitap olabilirdi.Gonçarov sık sık konusunu, kahramanını unutarak, bir sahneyi, bir konuşmayı hatırda tutulamayacak kadar ince, önemsiz ayrıntılarıyla anlatmak zevkine kapılıyor.Bu yüzden düştüğü tekrarlar, uzunluklar, Fransız çevirmeninin amansız sansürüne uğramış olmakla birlikte kanımızca romanın en değerli tarafları arasındadır.Özellikle ‘’ Oblomov’ un Rüyası’’nda marazi denenebilecek bir incelemeye varan bu ikinci plan tasvirlerinde realist edebiyatın her zaman veremediği doyulmaz tablolar vardır.Geçmiş zamanı, adeta beş duyunun birden yardımıyla dirilten bu ‘’Rüya’’ yı Marcel Proust okumuş olsaydı Gonçarov’u kendine en yakın Romacılardan sayabilirdi.Prous da onun gibi anlattığı alemden hiçbir şeyin kaybolmasına razı olmuyor, ilk bakışta tekrar gibi görünen belisiz renkleri biriktirerek canlı bir bütün yaratıyor.

Tıpkı Ştoltz gibi Avrupalı okuyucu da Oblomov’ un hikayesini hiçbir zaman anlayamayacaktır.Gerçi Oblomov’u ancak Avrupalı bir kafa ,Gonçarov’ un Avrupalaşmış kafası edebiyata sokabilmişti.Ama Avrupa edebiyatında bu tipin benzerine bile rastlamak imkansızdır.Ona benzese benzese Don Quichotte, Hamlet, Werther, Adolphe, Rene gibi hasta kahramanlar, işsiz beyzadeler benzeyebilirdi.Ama onlar işsizlikten bile iş çıkaranın , hayallerini şu ya da bu şekilde yaşamanın, hatta hayalleri uğrunda ölmenin yolunu buluyorlar. Avrupa, hayallerini gerçekleştirmek için kuran insanların ülkesidir.Orada gerçekleşemeyen hayal bir acı kaynağı, bir targedya konusudur.Doğuda ise hayal bir keyif, bir gerçekten kaçma vesilesidir.Doğulu, geviş getirir gibi, kendi içinde başlayıp kendi içinde biten, hedefsiz, başıboş hayaller kurar.Oblomov’ da gerçeğin yerini tutan hayal, Ştoltz’ da bir teşebbüsün hazırlığı, ilk adımıdır.

Rusya’ da en çok okunmuş, anlaşılmış, günlük konuşmalara karışmış bu romanın ,Avrupa’ da en aydın okuyucular tarafından bile anlayışsızlıkla karşılaması mukadderdi. Biz de ise Biz de ise Oblomov’ un büyük bir anlayış bulması beklenebilir; çünkü Oblomov’ u yaratmış olan koşullar bizde de pek yakın zamanlara kadar vardır.Hatta Türk okuyucusu tanıdıkları arasında Oblomov’ a benzeyen insanlar görebilecektir.Konya’ daki çiftliğinin geliriyle Beyoğlu’nda bir türlü gerçekleşmeyen hayaller içinde yaşayan işsiz , yarı aydınlar ve memurlar az değildir.Kaldı ki hepimizde, iş hayatına karışanlarımızda bile, Oblomovluk vardır.Avrupalılaşma yolunu tutan her Doğu milletinde Oblomovluk kolay kolay ruhlardan çıkmayacaktır.Oblomovluktan kurtulmak için onun tam zıddını örnek tutmuş,olan,dünya görüşünü iş üzerine kurmuş olan yeni Rusya’ da bile Oblomov’lar kuşağının büsbütün kuruduğu iddia edilemez.Nitekim Lenin diyor ki:’’ Rusya üç devrim geçirdi,ama yine de Oblomov’lar kaldı; çünkü Oblomov’lar yalnız derebeyler,köylüler,aydınlar arasında değil, işçiler, koministler arasında da vardır.Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız , eski Oblomov’un içimizde olduğunu görürsünüz.Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecektir.’’

Bu çeviriyi Rusça, İngilizce ve Fransızca metinleri karıştırarak yaptık.Asıl metinden başka en çok başvurduğumuz metin İngilizce çevirisi oldu.Fransızca çevirisi Oblomov’ un Fransa’ da ne kadar az anlaşıldığını gösteren bir laubalilikle yapılmıştır.Eserin yarısından fazlası ve belki de en renkli parçaları atılmıştır.

Bu çeviride metinden hiçbir parça çıkarılmış değildir.Rusça metinden uzaklaşmış görünecek cümleler genel olarak rahat okunmak kaygısından doğmuştur.
03:50

15 Nisan 2008 Salı ++


Sokaktaki kalabalığın gürültüsü ile Yalnızlığımın yüzüme çarptığı ve kendimi Kitapçıya attığım bir gün tanıştım bu kitapla, gülkurusuvari renkte bir kapak üzerinde ürkmüş, dalgın ve düşünceli bir adam yüzüydü benden bakışlarını kaçıran. Kitap ve yazar adı tanıdıkdı aslında, babamın kitaplığının ‘’ el değdirilmesi yasaklar’’ bölümünde yetmişli yıllardan kalan, siyah ciltli ve başköşede oturan, bende hep soğuk ve yukarıdan bakan bir kitap izlenimi uyandıran bu kitabın ciltsiz haline ilkkez bu kadar ilgiyle dokunmuştum.İnsanı ilk cümlelrinden itibaren saran, uzaklara, kendi içimizdeki hep yalnız bıraktığımız ‘’ BEN ‘’ e götüren, etkileyici bir roman kanımca.
" 'Önce kelime vardı,' diye başlıyor Yohanna’ya göre İncil. Kelimeden önce de Yalnızlık vardı. Ve kelimeden sonra da var olmaya devam etti Yalnızlık... Kelimenin bittiği yerde başladı; Kelime söylenemeden önce başladı. Kelimeler, Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık, Kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, Yalnızlığı anlattı ve Yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız Kelimeler acıyı dindirdi ve Kelimeler insanın aklına geldikçe, Yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu." (Sayfa 154)
Roman 724 sayfa, yazarı tarafından karmaşık anlatım teknikleriyle işlenmiş, iç ve dış konuşmalarla donatılmış. “Sonun Başlangıcı”, “Yayımcının Notu” ve “Turgut Özben’in Mektubu” isimli üç özel bölüm ile başlamakta, romanın iskeleti okuyucuya anlatılmakta, kurgudaki boşluklar doldurulmaktadır. Roman dört bölüm, yirmi bir alt bölümden oluşuyor, ruh çözümlemeleri ve konuyu desteklemek için gelişen olay parçacıklarının yoğun ayrıntıları var.“Tutunamayanlar” da iki baş karakter vardır. Selim Işık ve Turgut Özben. Bu karakterler bir sonraki paragrafta bahsedilecek olan kutuplaşmanın simgeleri sayılabilir. Turgut Özben küçük burjuva yaşamının içine gömülmüş genç bir mühendistir. Arkadaşı Selim Işık’ın intiharını bir gazete haberinden öğrenir ve sarsılır. Turgut, Selim’in intiharının sebebini araştırmaya girişir. Öncelikle Selim’in diğer arkadaşlarından Metin ve Esat’la görüşür. Başlangıçta karanlıkta olan Selim’in karakteri bu görüşmeler sonucunda aydınlanmaya başlamıştır. Metin ve Esat’ın arkasından Süleyman Kargı’yı bulur. Süleyman Selim’in yazdığı 600 mısralık şiiri Turgut’a verir. Bu şiirden ve Süleyman Kargı’nın izlenimlerinden Selim’in duygulu, olumsuz, sabırsız ve yaşantısında cansız olduğu anlaşılmaktadır. Turgut Özben, Selim ile ilişkisi olan Günseli isimli bir kızla tanışır. Günseli’nin anlattıklarıyla birlikte Selim’in “tutunamayan insan” kimliği aydınlanmaya devam ediyordur. Derken Selim’in günlüğü ortaya çıkar ve karanlıkta kalmış ufak noktalar, bu günlük ve Selim’in son günlerinde yazdığı “Türk Tutunamayanlar Ansiklopedisi”nde anlatılan kişiler aracılığıyla sonuca ulaşır. Turgut Özben, Selim’in hayatı üzerine yoğunlaştırdığı düşünceler sonucunda kendi benliğini tanımaya başlar. O da tutunmayanlardan biridir. Hayatını sıradan alışkanlıkların yönettiğini fark eder. Evinden ayrılır, bir trene biner ve gözden kaybolur.
TUTUNAMAYANLAR romanındaki Oğuz Atay'ın anlatmaya çalıştığı iki tip tutunamayan (veya yanlış yerlerde tutunmaya çalışan )insan vardır ve bu iki tip insandan üçüncü bir insan çıkar; KENDİ İÇİNDEKİ TUTUNAN insan'dır bu.Birinci tip insan' a TURGUT ÖZBEN adını verir kendince yazar.Hayatını sıradan alışkanlıkların yönettiğini,batı kültürüyle rastgele bezenmiş, yerleşik küçük burjuva yaşantısının sıkıcılığı ve sıradanlığı içinde TUTUNMAYA çalışan insandır.İkinci tip TUTUNAMAYAN ise SELİM IŞIK adı altında verilir.Sanatçı ruhlu bir insandır ve Sanatçı ruhlu insanların toplum kurallarıyla olan çelişkileri ve iç hesaplaşmalarını yaşar.İntiharının nedeninde ise topluma tutunmaya çalışma sürecindeki kendi benliğinden kopuş yatar.TURGUT ÖZBEN ;arkadaşının intiharını araştırırken, burjuva hayatından,toplumdan ve kurallarından uzaklaştığı kadar kendi iç benliğine, Olric’e yakınlaşır, ve TUTUNAN insanı yaratır.SELİM' in TUTUNAMAMA sı bir kendini yok edişle son bulurken, TURGUT' un bu kendi içindeki BEN liği ile TUTUNMASI yeni bir TUTUNAN insan tipi yaratmasıdır.TUTUNAMAYANLAR romanının yazıldığı dönemlerde de zamanının Türk Edebiyat çevrelerince eleştirilme , entellektüel Türk aydını tarafından benimsenmeme nedeni de Türk aydınının yanlış Tutunma ve Tutunamama çabasını hiciv yoluyla eleştirmesidir.
Turgut’un ve Selim’in yanı sıra sonuca ulaşmak için roman boyunca tanımlanan gizli bir karakter daha vardır. Bu gizli karakteri “Tutunamayan İnsan” diye tanımlayabiliriz. Romanın sonunda bulunan, “Türk Tutunamayanlar Ansiklopedisi”, açıklanmak ve anlatılmak istenen “Tutunamayan İnsan” portresinin ulaştığı noktalardan biridir. “Tutunamayan insan” çerçevesi romanın tümünde sunulan ayrıntılarla birlikte, bunalımları, çelişkileri ve olaycıklar karşısındaki düşünceleriyle, yavaş yavaş, bilincimize oturur. Birinci Bölümün ikinci cümlesinde başlayıp, romanın sonuna kadar giderek artarak karşımıza çıkan bir diğer isim de “Olric”tir. Olric, Turgut Özben’in iç benliğidir. Turgut Özben burjuva hayatından uzaklaştığı kadar kendi iç benliğine, Olric’e yakınlaştığını görüyoruz. “Tutunamayanlar” çok bilindik iki kutup hakkındaki bir çok konudan ve çekişmeden bahseder. Bir tarafta batı kültürüyle rastgele bezenmiş, yerleşik küçük burjuva yaşantısının sıkıcılığı ve sıradanlığı dururken, diğer tarafta sanatçı ruhlu insanların toplum kurallarıyla olan çelişkileri ve iç hesaplaşmaları vardır. Bunun yanı sıra küçük burjuva yaşantısı, ironi içeren deyişler ve zekice benzetmeler aracılığıyla alaya alınmıştır. Yazarının iğneleyici zekasıyla birlikte mühendisliğinden kaynaklanan sistematik düşünce gücünü eserine yansıtmış, böylece hicivle zenginleşmiş uzun cümleleri ve birleşik kelimeleri ustaca kullanmıştır.Romanın on beşinci alt bölümünde cesur bir anlatım deneyiyle karşılaşıyoruz. Turgut Özben romanın o bölümüne kadar Selim Işık hakkında topladığı bilgileri bir kompozisyon biçiminde ortaya koyar. Bu alt bölümde ilginç olansa 68 sayfa boyunca hiçbir noktalama işaretinin kullanılmamış olması ve ana konudan ıraksayan çağrışımlara başvurulmasıdır. “Bilinç akımı” yöntemi, çağrışımların konudan uzaklaşması biçiminde yoğun olarak görülmektedir.Romanda beni en çok etkileyen yazarın dahice kullandığı anlatım deneylerinden bir tanesi de Turgut Özben’in kendi hayatı hakkında kullandığı alaycı “zaman” benzetmeleridir. Bu benzetmelerdeki somutlaştırılmış ifadeler ilgi çekicidir. Zaman eşyalarla özdeşleştirilmiştir. Zaman benzetmeleri yardımıyla hem Turgut Özben’in hayatının sıradanlığı, hem de yerleşik burjuva yaşantısının, can sıkıcı alışkanlıkların ve önemsiz sayılabilecek değerlerin üzerine kurulmuş olması, ince ince alaya alınarak okuyucuya sunulmuştur.''Altı parke cilalanması geçti. Yok, o kadar değildi. İki yıkama-yağlama olacak. Daha fazla, en az dört salon şeklini değiştirme oldu. Durun bakayım; bir hesap edeyim. Bir kat satın alma, altı ev değiştirme eder. Ayrıca, iki yata odası çalışma odası değiştirmesi daha var. Evet, tam üç perde yıkama ediyor. Çok iyi hatırlıyorum, başladığı zaman, perdeleri yeni almıştım. Alışılmış zaman ölçüleriyle hesaplanması güç bir süre. Ben o zaman koltukları pencerenin yanına koymuştum. İnsanın aklında kalmıyor ki: eşya akıp geçiyor. O zamanlar daha debriyaj kaçırmıyordu. Hey gidi günler! Parkelerde en küçük bir çizik yoktu. Yaşlanıyoruz: eşyalar eskiyor, demek dört hizmetçi kaçması oldu ha!”
09:46